İslam Dünyasının, geride bırakmış olduğumuz 20. yüzyılın en büyük diktatörlerinden biri olarak gösterilen Nazi Almanya’sının unutulmaz lideri Adolf Hitler’e tam bir asır sonra giriştiği Yahudi soykırımında hak vereceğini aklının ucundan bile geçiren varmıydı acaba. Müslümanlık dini her ne kadar cana kıymayı günah ve haram kılmış olsa da, bugün İsrail’in Filistin’de yaptıkları karşısında Hitler’i mum ile arıyoruz…
Her seferinde Hamas’mış, terörü yok etmekmiş gibi binbir türlü içi boş bahanelerle Filistin ve Filistin’de yaşayan masum halka, kullanıldığında savaş suçu sayılan üst düzey teknolojik silahlarla saldıran İsrail’e nedense sürekli olarak bize insan hakları dersi vermeye çalışan Batı dünyası sessiz kalmayı tercih ediyor. Son kaç günden beri Gazze’ye yapılan saldırılarda haber ajanslarının objektiflerine yakalanan resimlerin ve videolarin açık açık gösterdiği İsrail’in kullandığı savaş suçu sayılan silahlar veya saldırılarda hayatını kaybeden siviller ve bebekler bakalım tarih sayfalarına ne diye geçecek…
Sadece İsrail-Filistin olayıyla sınırlı değil mesele, daha önce ABD’nin Irak gibi bağımsız bir ülkeye sözde özgürlük getirecekleri bahanesiyle saldırması konusunda (zaten bağımsız olan bir ülkeye nasıl özgürlük getiriliyorsa artık, ya da bundan sana ne dünyanın diğer tarafından burnunu sokuyorsun) , ikincisi, kendi vatandaşlarının bile inanmadığı 11 eylül olayı gibi bir kandırmacadan sonra Afganistan’a saldırmaları konusunda sürekli olarak ölü sessizliğine bürünen ve kendilerini adeta medeniyetin beşiği ilan eden Avrupa Birliğine üye ülkeler söz Türkiye’nin kendi vatandaşını ve çıkarlarını korumaya geldiğinde tekrardan adalet ve insan haklarının baş savunucusu olurlar. Bunun örneğini de yakın tarihte yaşadık, bir Kuzey Irak harekatında dağa-taşa ve elin kanlı terör örgütü üyelerine bomba yağdırmayı bile insan haklarına aykırı bulup bununla yetinmeyerek PKK’lı teröristleri birer örgürlük savaşçısı ilan ettiler.
Tüm bu yaşananları göz önüne aldığımız da yıllardır girmek için adeta bir tarafımızı yırttığımız Avrupa Birliği’nin bir hristiyan klubunden başka birşey olmadığını anlamamak veya görmemek için ya kör ya da affedersiniz mal olmak lazım.
Geçtiğimiz aylarda Star Alliance havacılık grubunun 20. üyesi olan Türk Hava Yolları, yurtdışındaki reklam ve tanıtım çalışmalarına son hızla ve büyük bir özveriyle devam ediyor. Bu amaçla yapılan çalışmalarda THY’nin simgesi ve yeni yüzü olmaya aday olan kişi ise Hollywood sinemasından hepimizin de yakndan tanıdığı Kevin Costner. Yıldız oyuncu ile reklam çalışmalarına imza atacak olan THY, Constner’ın oynacağı reklam ile tüm dünyanın zihninde , Kevin Costner’ın bir Hollywood efsanesi ve yıldızı olduğu gibi, kendisinin de gökyüzündeki efsane & yıldızı olduğu imajını yaratmaya çalışacak.
Özellikle Mr. Brooks filminde büyük hayranlık duyduğum Kevin Costner’ın böylesine bir kampanya da yer alacak olması THY için büyük bir artı olacağına inanıyorum. Tabi bu arada kendisinin yazıp, yönetip ve oynadığı Oscarlı film “Kurtlarla Dans” ı da unutmamak lazım. Özellikle son yıllarda büyük gelişmeler kateden Türk Hava Yolları’nın reklam kampanyasının gerekli ilgiyi göreceği ümidiyle şimdiden çalışmalarında ve hizmetlerinde başarılar diliyorum.
Bu arada Costner hayranlarına da, yıldız oyuncunun önümüzdeki günlerde Türkiye’ye geleceğini ve reklam kampanyası dolayısıyla bir kaç gün misafirimiz olacağını haber vereyim…
ÖSYM Genel Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamaya göre bu sene yani 2009′da ÖSS’ye girecek olan üniversite adayları, geçen senelerde sınava girenlere göre daha şanslılarmış. Nedeni ise geçen yıl (2008 ) yeni açılan fakülte ve Üniversitelerle birlikte Yükseköğretime giren öğrenci sayısınının fazlalığı ve aşağıya çekilen baraj puanları nedeniyle ÖSS’yi kazanamayan öğrenci sayısının geçen senelere oranla kat ve kat aşağıda olmasıymış. Ve Prof. Doktorumuz dert edinmiş herhalde bu konuyu kendisine, üşenmemiş almış eline kağıt kalemi başlamış hesaba, hesabına göre bu yıl sınava giren her 2 öğrenciden bir üniversiteye adımını atacakmış….Tüm bu nedenlerden dolayı 2009′de Öss ye girenler acayip şanslı ya da halk arasında “ballı” diyebileceğimiz gruba giriyorlarmış…
Şimdi Sayın ÖSYM Genel Başkanı’nın hesaplarını bırakıp, çarşı hesabına göre bakalım acaba gerçekten de şanslı mı bu kitle….Şöyle bir 2009′da Yükseköğretim kademesinde bir programa yerleşecek olan adayların karşılacağı sorunları yazalım teker teker…
Bu yıldan itibaren, belediyelerin burs verme yetkisi ellerinden alınmış olup, Üniversite öğrencilerinin tek gelir kaynağına balta vuruldu.
Pratiğin “P” sine bile dayanmayan ezberci anlayışın Üniversitelerimiz de bile revaçta olması neticesinde, tekdüze kalıplaşmış bilgi aktarımının devam edeceği anlamsız bir eğitim kademesine geçilmesi.
Yükseköğretim hayatı boyunca kirada oturmak isteyecek olan adayların, kirada kalacakları evin normal kira bedelinden fazlasını ödemek zorunda kalması (Ev sahibinin, 3-4kişi bir araya gelir öderler kirayı ne olacak hesabı)
Üniversite mezunu her üç kişiden ikisinin bugün boşta gezdiği gerçeği…Bunun Prof. Dr. Ünal Yarımağan’ın hesabına çevirirsek 2009 ÖSS sınavına giren her 6 kişiden 5′nin boşta kalacağı gerçeği ortaya çıkıyor..
ve dahası…..
Dahasını yazmayacağım, milletin hevesi kırılmasın.:) İyisi mi gelin de görün ne kadar şanslı olacağınızı…Ardından sayın başkana da bir rahmet duası edersiniz artık, bu kadar şanslı olunmaz ki diye .:)
Sıradan ve sokakta görseniz tanımayacağınız biri olarak basında zaman zaman çıkan bazı haberleri görünce resmen insanlığımdan utanıyorum. Bu haberlerin en son örneğini ise dün gece geride bıraktığımız yılbaşı gecesinde Taksim meydanında artık sıradanlaşan taciz olayında gördük. Yalnız bu sefer ki rezaletin önceki yıllardan bir farkı vardı. Geçen yıllarda yaşanılan insanlığa ve hatta hayvanlığa bile yakışmayan bu tür durumlarda sadece o rezil taciz olayları vardı. Ancak dün karşımıza çıkan rezalete ise pişkinlik ve yüzsüzlük de eklenmişti.
Öyle ki, kusura bakmayın başka kelime bulamadım, aba…lıktan kudurmuş olan bu mahluklar bir yandan oraya eğlenmeye giden vatandaşlara tacizde bulunurken diğer taraftan “tacize hayır”, “kahrolsun İsrail” sloganları atıyorlardı. Ancak o kadar sefil ve acınacak durumdalar ki o sloganları atarken aslında kendilerine lanet okuduklarının bile farkında değillerdi. Çünkü orda saldırıda bulundukları kişilerin ne Filistin’de İsrail füzelerine hedef olan masum insanlardan, ne de kendilerinin Filistinde tüyü bitmemiş bebeklere mermi sıkan İsrail’den bir farkı yoktu.
Bu mahluklara, o meydanda tacize uğrayan vatandaşın yerine bir an kendi akrabalarınızı koyun diyeceğim kusura bakmayın ama bunlar eminim akraba filan da dinlemezler görüntülerden anladığım kadarıyla…Peki ne oldu?, niye bu kadar uçkur düşkünü bir toplulukla karşı karşıyayız?, ya da neden bazılarına arpa bol geliyor? bu soruların cevabı maalesef cevaplandırabilecek ne bir yetim var ne de böyle bir konumdayım. Yapabileceğim tek birşey var o da bu aciz ve zavallı varlıkların selameti için dua da bulunmak….Allah ıslah eyleye….
Az önce saydım birkez daha, tamı tamına on beş adet. Milli Piyango biletlerinden bahsediyorum. Daha önce de yazmıştım, ülkenin farklı yerlerinden almaya çalışacağım diye. Şöyle diyeyim Üç Manisa, iki de Kars bileti almış bulunuyorum, gerisini siz düşünün. İstanbul, Ankara, İzmir üçlemesinden büyük bir kısmı. Birçoğunuz gibi ben de şöyle diyorum çekilişe saatler kala; “bana çıkacak büyük ikramiye boşuna ümitlenmeyin”. Ve çıkınca neler mi olacak? Cevabını yarın bu sayfadan duyuracağım. Haydi herkese bol şans…
Geçen hafta cuma gunu bir sebeple Kars’a gitmem gerekti. Dört gün boyunca bir yandan işlerimi hallederken biryandan da SarıkamışToprak Otel‘de kalıp hemencecik başkente geri gelmeyi planlıyordum. Ancak hayatım boyunca ilk defa gittiğim bu şehirde karşılaşacaklarım aklımın ucundan bile geçmiyordu. Ankara’yı soğuk bilirdim lakin Kars’a ayak basar basmaz gerçek soğuğun ne olduğunu anladım. Havaalanından çıktığımda dişlerim kırk yıllık düşmanların karşılaşmaları misali birbirine girerken damarlarındaki kan donmuş olacak ki ellerim hissiz kaldı ve bavulum paldır küldür yere yuvarlandı. Neyse ki belediye otobüsü hazırdı, derhal otele gidip güzelce ısınabilirdim. Otel Sarıkamış’taydı ve havaalanına 53 km yani yaklaşık bir 45-50 dk mesafedeydi. Yola koyulduğumda elli dakika oldu üç saat. Lapa lapa yağan kar yolları hemencecik kapamıştı. Neyse ki otele vardım. Bir de ne göreyim, sanki otel değil saray. Burada bu lüksü göreceğimi hiç düşünmemiştim. Odama çıkıp bir süre dinlendikten sonra akşam yemeği için restorana indim, böyle lüks bir otelden padişahlara layık yemekler çıkar ümidiyle ağzım sulanmıştı. Hayal kırıklığının bu kadarını yaşamamıştım, üçüncü sınıf bir lokantada dahi göremeyeceğiniz bir parça tavuk ve yanında bir kepçe yapışmış pilavı görünce gözlerime inanamadım. Üstelik garsonların kaba saba hareketleri de hiç ortama uymuyordu. Sanki sarayı eşkiyalar basmış ve yönetiyorlardı. Sonradan, iflas eden Toprak Holding’in borçlarına karşılık TMSF’nin buraya el koyduğunu öğrendim. Yani artık devletin malıymış burası. İşin aslı ortaya çıkmıştı, benim de beklentilerim o andan itibaren bu yönde gelişti. Otel beş yıldızlıydı ama fiyatlardan başka herşey bunun tersini söylüyordu.
Nihayet işim bitmiş, otelden ayrılmış Ankara’ya dönüş için hava alanının yolunu tutmuştum. Bu sefer kısa sürede vardık hava alanına. Bir sürprizle de burada karşılaştım. Türk Hava Yolları’na ait Anadolu Jet markasıyla seyahat edecektim ama müsaade etmediler. Hava kötüymüş, görüş kapalıymış, bir sürü mış mış… Bu yüzden de uçuş yapamayacakmışız. Bir yandan da özel firmalara ait uçaklar inip kalkıyor, demek ki sadece devletin görüş alanı kapalıydı. Çıldırmamak elde değil. Mecburen Kars il merkezinde yeni bir otele yerleşmek zorunda kaldım. Bu sefer ki çok yıldızlı değildi, tavanlar dökülmüş, saç kurutma makinası çalışmıyor, yatak örtüleri de nem kokuluydu. Ama görevlilerin müşterilere karşı tavrı beş yıldızın ötesindeydi. Acaba buradaki personeli alıp Toprak otele oradakileri de buraya yerleştirseydik nasıl bir değişiklik olacaktı. Muhtemelen herşey aynı kalacaktı. Ne de olsa birileri devlet memuru, maaşları sabit, hesap soran yok, diğerleri asgari ücretle çalışan işçi tayfası… Velhasıl birkaç günlük doğu ziyaretim devlet ile özel sektöre dair ayrıntılı bir kıyaslama yapmama vesile oldu. Sizi bilmem ama ben artık özelleştirmelere karşı değilim.
(Bu arada Ankara’ya dönebildim ve burada hiç üşümüyorum, çünkü kaldığım yer devletin merkezinde ama devlete ait değil.)
Son günlerde arkeologların uzakdoğuda yapmış oldukları kazı çalışmalarıyla ilgili basında sık sık haberler izleyip okuyoruz. Söylenilenlere göre baya iyi gidiyormuş kazı çalışmaları, zira baya bir dinozor kemikleri bulmuş kazan kazmalar. Bu arada dinozor’u şimdiye kadar dinazor diye biliyordum ancak ilgili haberlerde dinozor diye geçince merak ettim ve işin aslını öğrendim, kelime ingilizcedeki “dinosaur” kelimesinden geldiğinden dolayı bana da dinozor olması mantıklı geldi her ne kadar dinazor daha kulağa hoş geliyor olsa da.
Çıkarılan kemikler büyük ihtimalle birleştirildikten sonra dünyanın ünlü müzelerinden birinde sergilenecektir.
Aslında bu tür çalışmaların ülkemizde de yapılmasını isterdim. Şahsi tahminlerime göre buralarda da baya bir dinozor kalıntısı bulunabilir, özellikle İç Anadolu’da, hele başkent Ankara dinozor kalıntılarından geçilmiyordur. Hatta bırakın kalıntılarını, canlısını bile bulabilirler.Uzakdoğuda kazı yapan arkeologlara, kazıcılara, biliadamlarına ya da herneyse ordaki çalışmalara emeği geçen herkese burdan sesleniyorum lütfen en yakın zamanda bu taraflara da uğrayıp kazılara başlasınlar….Dinozorlarımızı en yakın zamanda müzelerde görmek ümidiyle, hoşçakalın…
Korku filmi denilince aklıma direk teee 1990′larda (tam tarihini hatırlamıom) televizyondan izlediğim o lanet olası bebek gelir…Evet o’ndan bahediyorum, Chucky’den. Film yanlış hatırlamıosam annenin kızına (oğlu da olabilir) bir elinde rambo bıçağı olan oyuncak bir bebek hediye almasıyla başlar (şimdi düşünüom da bıçak ve bebek hiç alakası olmayan iki şey, hem hangi psikopat anne çocuğuna bıçaklı bir bebek hediye eder ki). Neysee daha korku filmi nedir bilmeyen bir sübyan da meraklı meraklı keşke benim de böyle bir oyuncak bebeğim olsa bakışlarıyla izlemeye devam eder, o bebeğin ne mal olduğunu bilmeden. Başlangıçta sadece geceleri canlanıyordu herhalde chucky sonra da ortalığın resmen altını üstüne getirmeye başlıyo rambo bıçağıyla, tabi bizim psikopat anne durumun farkına varır ve chucky’i fırına atıp yaktığını düşünür ancak düşündüğü gibi olmaz tabi….
Bir de şu Afrikalıların vuuduu (voodoo) diye kara bir büyüsü var, duymuşsunuzdur. İşte onu da ilk defa chucky de görmüştüm, etkilenip nerden bulduğumu hatırlamadığım bir bebekle abimin üzerinde denemeye kalkıştım büyüyü lakin yediğim iki tokatla kalakaldım. Voodoo denemesinden sonra elimdeki bebek ile chucky arasında bir anda benzeşim kurunca fena tırsmıştım. Ama çocuğun annesinin düştüğü chucky’i yakma hatasına düşmedim ben, onun yerine bebeğin ellerini ve kollarını bir bantla sımsıkı yapıştırdıktan sonra annemin yün ipleriyle sımsıkı bağlayıp sulama kanalına atmıştım, bir daha da o sulama kanalının yanından da geçememiştim korkudan::p
Şimdi düşünüyorumda çocukça falan geliyor ama şimdiye kadar izlediğim hiçbir korku filmini ve korku filmi karakterinden Chucky’den korktuğum kadar korkmamışım. Adi bebek resmen bilinçaltıma işlemiş:/. Arasıra hatırladığımda gülüp geçiyor hadi canım ne de salakça birşeymiş diyorum ama biliyorum halen orda bir yerlerde o piskopat…..
Son günlerde bizim de “şok haber” olarak duyurduğumuz MEB öğretmen ataması haberleri, ekonomik kriz, özel sektörün sunduğu şartlar vb… pek çok sebepten dolayı ülkem genci farklı iş arayışlarına girişmekte ama kalbinin bir tarafı da her daim “devlet garantisi” için için kavrulmaktadır. İşte bu noktada başvuru sayılarından çok da fazla bilinmedi veya yanlış bilgilendirmelerin yapıldığı bir meslek mevzu bahis oluyor. Üniversitelerde “İngiliz Dili Öğretim Elemanlığı” ya da kısaca “Okutmanlık”.
Okutman kimdir? Öğretmene göre avantaj ve dezavantajları nelerdir?
Belki sayfalarca yazılıp tartışıldı forumlarda bu konu, ama ben yine de kısaca aydınlatmak istiyorum sizleri. Okutmanlık bir YÖK akademik kadrosu olup kesinlikle “devlet garantisi” içermektedir. Ancak 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu yanısıra 2547 sayılı YÖK kanununa da tabi olan bu kadroda 1,2 veya 4 yıllık sözleşmelerle çalışılmaktadır. Dikkat edilmesi gereken konu ise bu kadronun sözleşmeli statü devlet memuru kadro tipleri olan 4b ve 4c kadrolarından olmamasıdır. Taban maaşları, ek dersler gibi gelirler hesaplandığında öğretmenlikten çok daha avantajlı olmasına karşın tatil günlerinin sayısı ve gece ders yükünün olabilmesi gibi olumsuz yönleri de listelenebilir. Akademisyen olmayan bir akademik kadro olması sebebiyle de akademik hiyerarşinin dışında harici bir kadro teşkil eder. İl içinde farklı birimlerde görev yapabilen okutmanlar bir başka üniversiteye kendileri istemedikçe atanmaz ve görevlendirilmezler.
Nasıl okutman olunur?
Gelelim nasıl bu kadrolarda iş sahibi olabileceğimize. Öncelikle hemen belirtmeliyim ki okutman olabilmek için yüksek lisans ve doktora şartı aranmıyor (sadece İngilizce alanlarında!). KPDS yada ÜDS’den 80 ya da eşdeğer bir puanla, ALES’ten 70 üzeri puan almanız açılan kadrolara başvurabilmeniz için yeterli. Sonrasında ise kadroyu açan üniversite tarafından ciddi bir sözlü (veya kısmen yazılı) sınava tabi tutularak üniversitelerimizde Okutman ünvanı ile “Öğretim Elemanı” kadrosuna yerleşebiliyorsunuz. Eskiden kanayan bir yara olan torpil ve adam kayırma ise 31.07.2008 tarihli Resmi gazetede yayımlanan “Öğretim Üyesi Dışındaki Öğretim Elemanı Kadrolarına Naklen Veya Açıktan Yapılacak Atamalarda Uygulanacak Merkezi sınav İle Giriş Sınavlarına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” ile en azından bu tip kadro alımlarında tarihe karışmış durumda; çünkü tüm sınav değerleri bir yüzdeyle sabitlenmiş ve yapılan sözlü mülakat sadece %15′lik bir paya sahip. En önemli değer ise % 55 ile ALES puanına ait. Bunları % 15′erlik paylarla KPDS-ÜDS puanı ve lisans mezuniyet notu izliyor.
Tüm bu bilgilerden sonra ise değerlendirmeyi yapmak, sınavlarda gerekli puanları almak ve her şeye rağmen içinizdeki ümidi yitirmemekse sizlere düşüyor. Şimdiden herkese bol şans…
Kadro ilanlarını ise http://turkuaz.yok.gov.tr/AkademikDuyuru/ adresinden takip edebilirsiniz.
Adı haber bültenlerinde ilk telaffuz edildiği 2004 senesinde, hepimizde büyük bir heyecan yaratmıştı “Hızlı Tren”. Gerçi nasıl heyecan yaratmasın ki saatte 250 km gibi bir hızdan ve Ankara-İstanbul arasının 2,5-3 saatte katedilmesinden bahsediyoruz. Durum bu olunca dört gözle beklemeye başladık “Hızlı Tren”imizi, ne var ki aradan nerdeyse beş yıl geçmiş olacak ki halen dört göz şeklinde bekliyoruz. Orta da ne tren var ne de hız…
Yaklaşık 1,5-2 yıl önce bir İstanbul-Afyon yolculuğunda Ankara-Eskişehir arasında yapılan “Hızlı Tren”imizin ray çalışmalarını yerinde görebilme imkanım oldu (Yerinde görebilme derken yoldan geçerken tren yolu gözüküyordu, şöyle yüksekten yüksekten gidiyordu raylar). İstanbul-Afyon yolculuğu sırasında Ankara-Eskişehir arasındaki hızlı tren rayını nasıl görüyorsun derseniz, yolu bilemeyip yanlışlıkla Ankara’ya kadar giderek diye bir cevap vereyim size şimdiden. Az önce de youtube’ta dolanırken bir “Japanese High Speed Train ( Yüksek hızlı japon treni)” ile karşılaşınca bizim hızlı treni hatırlayıp ne oldu acaba gibisinden google’den bir araştırayım dedim.
Googledan yaptıgım araştırmada da pek birşey bulamadım. Daha doğrusu ne zaman hizmette olacağıyla ilgili bir habere denk gelemedim. Ancak girdiğim bir haber sitesi 2008′de hızlı trene bineceğimizin müjdesini vermiş de 2008 bitti ama tık yok halen. Bir de özellikle okumanızı istediğim başka bir haber var ki size “İşte Türkiye” dedirtecek türden. Habere göre hızlı trene deneme sürüşlerinde çocuklar taş fırlatıp, raylara taş koyuyorlarmış…Lan veletler bir durun da rahat rahat deneme testlerini geçsin garibim tren. Geçtikten sonra istediğiniz kadar taş atın, yakalayabilirseniz tabi…
Velhasılı kelam, halen ses seda yok bu hızlı denen trenden. Daha çok bekleyeceğiz gibi görünüyor. Alın size bir videosunu koyayım da hasret giderin bari .:)