Tarih 04 Ocak 2009 Yazan emreerdal
“In seven days, God created the World… and in seven seconds, i shattered mine.”
Yedi. Yedi isim; yedi yabancı. Yedisinin de ortak noktası tek br sır…
“The Pursuit of Happyness” dan sonra bir kez daha ve gerçekten anladım ki, Will Smith drama işinin hakkını veriyor. Henüz Türkiye’de herhangi bir sinemada ya da müzik markette rastlamadığım bir film bu “Seven Pounds”, bu yüzden ismi orjinal bırakmakta bir sakınca görmedim.
Alıntıdan ve isimden de anlaşılacağı üzere film “yedi” sayısının bir insan hayatı üzerindeki etkilerini ve yedinin kefaretini ödemeye çalışan bir IRS çalışanının hayatını konu alıyor. Zor durumda olan insanları bulup onlarla devlet adına görüşüyor ve durumlarında bir değerlendirme yaparak onlara bir şans vermeye ya da vermemeye karar veriyor. Başlangıçta sıradan bir drama konusu işleniyor gibi, yani en azından yönetmen izleyicide o tadı bırakmak istemiş. Daha sonra işler öyle bir hale geliyor ki bırakın olayları, kişilerin bile gerçek kimliklerini tam olarak anlayamıyorsunuz. Ve işte o an geldiğinde, daha önce de size sunulan ama çok anlamsız bulduğunuz diyalogun son verdiği ve başlattığı olaylar zinciri birden zihninizde beliriyor. Bir dakika önce anlamsız olarak gördüğünüz herşey toplanıyor, ve boğazınıza bir düğüm gibi yapışıyor; insan ömrünün değerliliğini, ne kadar bir ince çizgide yaşadığımızı, bedel ödemenin insana hayatında ne derece değişiklikler ve fedakarlıklar yaptırabileceğini ve bunları yaparken ne kadar titiz davranıldığını gözler önüne sererek…
Şu Flashback (ket vurma) tekniği gerçekten usta ellerde nefis tatlar verebiliyor. Hele ki Will Smith tam da bir flashback in sonunda kan ter içinde uykusundan uyanıyorsa işte o zaman tadından yenmiyor bile. İnce düşünülmüş detaylar ve ilk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünen hareketlerin sonunda ustaca birbirine düğümlenmesi de ancak Gabriele Muccino gibi yetenekli bir yönetmenin ellerinde hayat buluyor.
Film hakkında düşüncelerimi belirtirken bu kadar zorlanmamın ve lafı çok dolandırmaya meyilimin sebebi şu, belki film hakkında bir fikre, bir yargıya; hatta önyargıya kapılmanızdan korkuyorum. O yüzden detaya ait hiçbir belirti vermeden bu filmi izlemeye ikna etmeye çalışıyorum sizi. Çünkü izlemelisiniz… Bu filmi izleyin. Ne yapıp edip bir yerden bulun ve hayatınızın 118 dakikasını, geri kalan yıllarınızı sorgulamak adına bu filme ayırın. Eminim pişman olmazsınız. Kimbilir, içinizdeki sorunun cevabı belki de bu 118 dakikada gizlidir…
Tarih 04 Ocak 2009 Yazan Yaşarzade
Dün gece yapacağım birşey olmamasının verdiği can sıkıntısıyla internette dolaşırken Bollywood yapımı bir filmle karşılaştım, sinema sektörünü yakından takip ediyor olmama rağmen geçtiğimiz yaz Amerika ve Hindistan’da vizyona giren ve Türkiye’de 9 ocakta gösterime girecek olan bu filmi gözden kaçırmışım. Filme karşı olan merağımı artıran en büyük etkenlerden birisi de ilk görünüşte ismiydi tabii ki….”Mission İstaanbul” dan bahsediyorum….
Film finans ve diğer iş sektörlerinin küresel terörizm ile olan ilişkisini ortaya koyması açısından hoşuma gitti, bir de hemen hemen her gün geçtiğim yerlerde çekilmiş olması… yürüyüp geçtiğim sokaklarda aksiyon yaratılmış olması benim açımdan filme bir artı değer daha kattı. Ancak şunun da üstünde durmakta fayda var filmde geçen Türkiye’deki bir medya grubunun dünyadaki en büyük terör olaylarının ana kaynağı olması, dünyanın bize bakış açısıyla doğrudan orantılı mıdır? Bunun cevabını sizlere bırakıyorum… Bir de film de ara sıra uçakta seyahat eden ABD başkanı George Bush’a “Turkey” denildiğinde aklına gelen ilk şeyin hindi olması da bence Türkiye’nin uluslararası statüsüyle orantılı birşeydi.
Filmin sonunda Vikas ile Rizwan tek başlarına dünyadaki terörizmin kaynağını kurutmaları, biraz Battal Gazimsi de olsa genel olarak güzel bir filmdi, yukarda bahsettiğim şeyleri saymazsak tabii. Haa unutmadan Emniyet teşkilatımızı da kutlamak istiyorum bu film vasıtasıyla, zira polislerimizin dehşet bir ingilizcesi vardı…
Tarih 02 Ocak 2009 Yazan Yaşarzade
Şimdiye kadar izlediğim tüm Fransız yapımı filmlerin sonunda, sürekli bir hayal kırıklığı, keşke filmi izlemeyip başka birşeyler yapsaydım duygusu içinde oldum. Sorun benden mi kaynaklanıyor? ben mi anlayamıyom bunların ürettiği filmlerin temalarını ya da kurgular bana mı basit geliyo diye düşünmeye başladım ve açıkcası kendimi sorgulama noktasına kadar geldim Fransız film endustrisi sayesinde ancak bir Hollywood yapımı veya Türk filmini izledeğimde durumun farklı olduğunu görünce adamlardaki aykırılığın farkına vardım….Oraların (Fransa) havasından, suyundan mıdır? Kültür farklılığından mıdır? Ya da ne bileyim adamlar çok mu uğraşıyo anlamsız ve adeta çekilmiş olmak için çekilen bu filmeleri meydana getirmek için bilmiyorum ama dün gece izlediğim bu son Fransız filmi “Çılgın Polis (Locked out)” ile iyice tiksindirttiler beni. Bu filmden önce izlediğim “VidoQ” ile umutlanmıştım gerçi onların adına lakin bu umut boşunaymış, adam olmaz bu adamlar .:)
Filmi aslında izlemeyecektim ancak daha önce aynı isimle Türkçe çevrilmiş başka bir filmin etkisinde kalmış olacağım ki başladım seyre. Film, sokaklarda yatıp kalkan, elindeki tiner poşetinden tineri soludukça binbir çeşit halisünasyonlar gören film kahramanımızın bir gece köprüden atlayan birini görmesi ile başlar. Köprüye çıktığında atlayan kişiden geriye sadece polis uniformaları dolusu bir valiz vardır. Anlayacağımız üzere atlayan kişi bir polismiş. Bundan sonra tinercimiz polisin uniformalarını giyerek emniyet teşkilatının nimetlerinden faydanlanmaya başlar. Gün geçtikçe kendini polisliğe iyice kaptıran tinerci şehrin altını üstüne getirmeye başlıyor…Altını üstüne getirmek derken filmi izleyecek olanlar sakın olan Hollywood sinemasından aşina olduğumuz aksiyon sahneleri beklemesinler, kendi çapında aksiyon komedi tarzı birşeyler yapmaya çalışan Fransızlar, bu sektöre da fransız olduklarını bir defa daha kanıtlamış oldular bu film ile…İzlemeyenlere tavsiyem, boşuna vaktinizi harcamayın…
Tarih 30 Aralık 2008 Yazan Yaşarzade
Korku filmi denilince aklıma direk teee 1990′larda (tam tarihini hatırlamıom) televizyondan izlediğim o lanet olası bebek gelir…Evet o’ndan bahediyorum, Chucky’den. Film yanlış hatırlamıosam annenin kızına (oğlu da olabilir) bir elinde rambo bıçağı olan oyuncak bir bebek hediye almasıyla başlar (şimdi düşünüom da bıçak ve bebek hiç alakası olmayan iki şey, hem hangi psikopat anne çocuğuna bıçaklı bir bebek hediye eder ki). Neysee daha korku filmi nedir bilmeyen bir sübyan da meraklı meraklı keşke benim de böyle bir oyuncak bebeğim olsa bakışlarıyla izlemeye devam eder, o bebeğin ne mal olduğunu bilmeden. Başlangıçta sadece geceleri canlanıyordu herhalde chucky sonra da ortalığın resmen altını üstüne getirmeye başlıyo rambo bıçağıyla, tabi bizim psikopat anne durumun farkına varır ve chucky’i fırına atıp yaktığını düşünür ancak düşündüğü gibi olmaz tabi….
Bir de şu Afrikalıların vuuduu (voodoo) diye kara bir büyüsü var, duymuşsunuzdur. İşte onu da ilk defa chucky de görmüştüm, etkilenip nerden bulduğumu hatırlamadığım bir bebekle abimin üzerinde denemeye kalkıştım büyüyü lakin yediğim iki tokatla kalakaldım. Voodoo denemesinden sonra elimdeki bebek ile chucky arasında bir anda benzeşim kurunca fena tırsmıştım. Ama çocuğun annesinin düştüğü chucky’i yakma hatasına düşmedim ben, onun yerine bebeğin ellerini ve kollarını bir bantla sımsıkı yapıştırdıktan sonra annemin yün ipleriyle sımsıkı bağlayıp sulama kanalına atmıştım, bir daha da o sulama kanalının yanından da geçememiştim korkudan::p
Şimdi düşünüyorumda çocukça falan geliyor ama şimdiye kadar izlediğim hiçbir korku filmini ve korku filmi karakterinden Chucky’den korktuğum kadar korkmamışım. Adi bebek resmen bilinçaltıma işlemiş:/. Arasıra hatırladığımda gülüp geçiyor hadi canım ne de salakça birşeymiş diyorum ama biliyorum halen orda bir yerlerde o piskopat…..
Tarih 20 Aralık 2008 Yazan Yaşarzade
Uzun zamandır izlemeyi planlayıp da bir türlü izleyemediğim Iron Man (Demir Adam)’ı nihayet izleme fırsatı buldum bugün. Filmin çekimleri yapıldığı sırada, yabancı bir kaç sitede hakkında söylenilenleri okuduğum günden beri merakla izleyeceğim günü bekler oldum. Şunu söyleyebilirim ki beklediğime değmiş.
Film girişten itibaren benden yıldızları alma başladı özellikle ilk sahnede fon olarak kullanılan Back in Black (AC/DC) halen kulaklarımda çınlıyor. Film kahramanımız Tony Stark, bir silah üretim şirketi olan Stark Industries’in sahibidir. Asya’da yaptığı bir füze tanıtımından sonra şirket ortağı olan Obadiah Stane’in el altından silah sattığı teröristler tarafından üstelik kendi şirketinin imal ettiği silahlar ile kaçırılır. Ancak Tony esirken mağarada yaptığı kalkan ile kaçmayı başarır. Kaçıştan sonra Tony bu kalkanı daha da geliştirip supersonic bir robotik kalkan oluşturur kendine…Filmde asıl dikkatimi çeken şey şuydu Amerikan silah endüstrisinin içinde bulunduğu durum apaçık ortaya konuluyor. Dünyada terör listeslerinin başında bulunan terörist grupların çoğunun elinde Amerikan yapımı silahlar olduğu bir gerçek. Bu açıdan film Nicholas Cage’in başrol oynağı “Savaş Tanrısı” filminin bir gelişmiş versiyonu gibiydi.
Ayrıca Kurtlar vadisinin geçen haftaki bölümünün bir sahnesinde gerçekleştirilen bir araba havaya uçurma sahnesi ile bu filmdeki aksiyon sahnelerini karşılaştırdım bir an filmi izlerken…Türkiye’nin en çok izlenen dizisinde kullanılan efektler resmen seyirci ile alay eder gibiydi, araba mı havaya uçuyor, yoksa maytap mı patlıyor anlamıyorsunuz .:) Neyse özetleyecek olursa filme 10 üzerinden 7 veriyorum, izlemeyen varsa izlesin derim… iyi seyirler şimdiden.
Tarih 09 Aralık 2008 Yazan Yaşarzade
Daha önce de Ocean serilerinde beraber oynayan George Clooney ve Brad Pitt ikilisi, bu seride ortaya koydukları serin kanlı ve kurnaz karakter rolleriyle halen hafızalarımızdaki tazeliğini korumakta. Elini uzattıkları her işin altından başarıyla kalkan Coen kardeşlerin yönettiği abartı ve paranoyalarla süslenmiş “Aramızda casus var (Burn after reading)” filmin de ikili bu çizgiden bir hayli uzaktalar.
Filmdeki hikaye eski bir CIA analizcisi olan ayyaş Osbourne Cox’un (John Malkovich) hatıralarını kaydettiği diskin, jimnastik eğitmenleri Chad (Brad Pitt) ve Linda’nın (Frances McDormand) eline düşmesiyle başlıyor. İkilimiz olay karşısında, ellerine geçen diskin değerli olduğunu düşünerek talihsiz Osbourne’a şantaj yaparlar. Bu sırada sahneye Osbourne’un gergin eşi ve Linda arasında gidip gelen George Clooney girer. Filmin geneline baktığımız da filmdeki tüm karakter ve rolleri özenle ve büyük bir dikkatle çizilip , yazılmış ve herkes rolünün gereğini yerine getirmek için elinden geleni yapıyor.
Film adının aksine aslında biraz casus olaylarına karşı çıkan bir tavır içeren anti-casusluk içeren bir tavır sergiliyor. Çünkü şimdiye kadar ABD ve Rusya arasında sık sık gündeme gelen casusluk iddalarının aksine, filmde tüm Amerikalılar ve Ruslar baya samimi arkadaşlar ancak herkes birbirinden birşeyler bekliyor, bişiler istiyorlar. Film. özetliyecek olursak güzeldi ancak sonlarında biraz hayal kırıklığı yaşadım… ne mi oldu? kendiniz görün:)
Tarih 09 Kasım 2008 Yazan Yaşarzade
1965 yılından 1973 yılına kadar devam eden ABD-Vietnam savaşında, Amerika büyük bir bataklığa saplanmış ve savaşın neticesinde, kaynaklara göre yaklaşık 53,200 dolaylarında Amerikan askeri hayatını kaybetmiş. Gerçekte durum bu olmasına rağmen şimdiye kadar Amerikan film endüstrisi Hollywood yapımı binlerce filmde sonucun tam tersi olduğunu çoğumuz görmüşüzdür. Bu tür filmlerin genelde ortak yanı şudur, adeta süper güçlere sahip geçmişlerde kahraman olarak da anılan bir Amerikalı asker çıkar, Vietnamın o balta girmemiş tropik ormanlarında pusuya yatmış tüm Vietnam gerilllaları dahil tüm askeri gücünü imha eder.
Tropic Thunder (Tropik Fırtına) filmi, kendinden önce vizyona giren aynı konuyu işleyen filmlerden farkı ise senaryosu. Film konusu bir Amerikalı Vietnam gazisi olan Yonca’nın yazdığı kitabı sinemaya uyarlamaya çalışan bir sinema şirketi, yönetmeni ve oyuncularının çekmeye çalıştıkları bir Vietnam destanıdır. Ancak Ben Stiller, Jack Black ve Robert Downey Jr. ‘ın başrollerde alacağı filmde, yönetmen oyuncuların sahneleri oynakten gerçekçi ve içten oynamadıklarından şikayet eder. Bunun üzerinde Yonca oyuncuları gerçekten Vietnam’a götürüp ormana gizli kameralar yerleştirerek film çekimlerinin devam ettirilmesi önerisinde bulunur. Komedi ve ironi de bundan sonra başlar zaten. Şimdiye kadar görmediğimiz ve alışık olmadığımız bir Vietnam savaşı senaryosu ile başbaşayızdır artık…
Film şuana kadar bu konu ile ilgili yapılan tüm filmlerle dalga geçmesi açısından gerçekten izlenmeye değer. Robert Downey Jr. ‘ında filmde olması bir artı tabii ki izleyici için…
Tarih 31 Ekim 2008 Yazan Yaşarzade
Kevin Costner, Demi Moore ve Dane Cook gibi birçok başarılı yıldızı bir araya getiren Mr. Brooks filmi başarılı bir iş adamı olan bay Brooks’un (Kevin Costner) cinayet bağımlılığını konu alıyor. Medya ve kamuoyunda “Parmak Katili” olarak anılan bay Brooks’u öldürmeye iten kişi sadece kendisinin görüp konuşabildiği Marshall’dir. Marshall filmde bir nevi Mr. Brooks’un “İD”‘i rolündedir ve Brooks süperegosuyla id’ine söz geçirememekte, sonuç olarak da ortaya seri cinayetler çıkmaktadır. Filmde en çok dikkatimi çeken yer belki de başındaki Mr. Brooks’un “tanrım, değiştirebileceğim şeyler için değiştirme cesareti ver, değiştiremeyeceğim şeyler için ise kabullenme gücü ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilmek için de bilgelik ver.” duasıydı.
Öldürülecek kişi veya kişiler asla bir tanıdığın olamaz, daha önce hiç bir yerde kaşılaşılmış olunmaması gerekir gibi cinayetlerin belli bir kurallı vardır. Mr. Brooks bu kurallar çercevesinde Marshall’ın kafasını çelmesiyle gece bir çiftin evine girip ikisini de öldürür. Ancak çifti vurma sahnesinde perdeler açıktır ve çifti gözetleyen röntgenci komşuları olayı görüp Mr. Brooks’un fotoğraflarını olay yerinde çeker. Herkes fotoğrafları götürüp polise vermesini beklerken bizim komşu Mr. Brooks’tan daha da piskopat çıkar ve Mr. Brooks’tan bir sonraki cinayetinde kendisini de çağırmasını, kendisininde cinayet işlemek istediğini söyler. Filmin devamı Mr. Brooks’un eleman ile ilişkisini ve polislerinde git gide seri katilimize yaklaşmasıyla devam ediyor ve sonu süprizle bitiyor. Polis dedimde aklımda geldi şimdi, oldum olalı bu filmde olduğu gibi (Demi Moore) bayan polislerin işleri ve özel hayatları arasında sıkışmasına sinir olmuşumdur. Neyse benden bu film hakkından da bu kadar, izleyecek olanlara iyi seyirler…
Tarih 29 Ekim 2008 Yazan Yaşarzade
Gerçek bir yaşam hikayesinden sinemaya aktarılan Goodfellas ( Sıkı Dostlar ) filmi, yeraltı dünyasındaki iç hesaplaşmaları konu edinen bir film. 1991 yılında 6 dalda Oscar ödülü kazanan bu filmi, defalarca televizyonlar gösterilmiş olmasına rağmen izleyememiştim bir türlü, taa ki düne kadar. Sonunda filmin DVD’sini alıp izledim demek isterdim ama tahmin edebileceğiniz yöntemlerle izledim ne yazik ki.
Yeraltı dünyasına küçük yaşta giren James ( Robert DeNiro), yaşı ilerledikçe bu dünya ile daha da haşır neşir olur ve çevresini genişleterek kısa zamanda bu alemde arkadaşlarıyla yaptığı büyük bir soygundan sonra büyür ancak filmin sonlarına doğru herşey berbat olur ve ait olduğu mafya grubunu itirafları ile çökertir. Filmde her nekadar biraz silik görünse de Robert DeNiro her zaman ki karizmasını da ortaya koymuş. İzlemekten büyük bir zevk alacağınız türden bir film gerçekten, ne de olsa Robert DeNiro var. Robert DeNiro diyip duruyorumda Ray Liotta‘nın da ondan aşağı bir yanı yok. Aslında filmde oynayan hiç kimsenin DeNiro’dan aşağı bir kısmı yok, tek kelime ile herkes muhteşem oyunculuk sergilemiş. Filmi halen izlemeyenlar varsa mutlaka bir yerlerden bulup izlesin derim.
Tarih 28 Ekim 2008 Yazan Yaşarzade
Yıllardır bando ve yürüyüşlerle kutladığımız 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı‘nı, bu yıl usta isim Can Dündar‘ın, bizlere bugünü hediye eden, Cumhuriyetimizin kurucusu yüce insan Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını konu alan “Mustafa” adlı yapıtıyla daha anlamlı bir şeklide kutlama fırsatı bulacağız. Yıllardır “Sarı Zeybek” belgeseliyle bizlere Atatürk’ün bilinmeyen yönlerini tanıtmaya çalışan Can Dündar bu kez beyazperde de bizlere yüce önderin hayatını aktaracak.
Film, Mustafa Kemal’in çocukluğundan başlayıp, Türkiye’yi öksüz bıraktığı ana kadar geçen tüm olayları en ufak detayına kadar muhteşem birşekilde gözler önüne serecek. Günümüzde hiçbir eğitici öğretici yanı olmayan filmlere bile sadece zaman geçirmek amaçlı giden ve para veren gençliğimiz için bence bu kaçırılmaz fırsat. Şunu da eklemek gerekir ki filmde hiçbir maliyetten kaçınılmamış ve o sadece zaman öldürücü Hollywood filmlerinden eksik bi yan da bırakılmamış. Örneğin gençliğimizin bayıldığı Harry Potter filmlerinde kullanılan eğitimli kargalar bu kez Mustafa Kemal’in çocukluk yıllarında kovakladığı kargalar olarak kullanılmış. Ayrıca filmin müzik kalitesi de tartışılmaz. Çünkü filmin müziğini yapanda dünyaca ünlü bir isim, Goran Bregoviç.
En başta söylediğimiz gibi sadece okullarda yapılan bandolu yürüyüşler ve genelde 29 Ekim şiirlerinin okunduğu sade eğitim etkinlikleri günümüz gençliğinin bu günün anlamını ve Mustafa Kemal Atatürk’ün önemini kavrayabilmeleri için yeterli gelmemekte. Tabiki hiç bir anlam ifade etmiyor değil. Ama bunların yanısıra bu yıl okullar farklı bir etkinlik olarak bu filmi sinevizyon ortamında öğrencilere izletmeli yada öğrenciler toplu halde sinemaya götürülmelidir.