Gerçek İçre Bir Masal
Dedik ya, tarihe ayna tutmalı… Bazen de bu aynaya renkler, süsler eklemek gerek… O günü olduğu gibi görmemiz elbette mümkün değil. Hayal dünyamızı da katabiliriz işin içine. Tarih ile hayal ne kadar içiçe görmek istersiniz? İlgilenirseniz ve biraz da vaktiniz varsa tarihten bir sayfayı, oğlu devşirme olarak alınan bir babanın söylediklerini dinleyin derim. Kalemimden dökülenler kimi zaman tarihten kimi zaman hayallerden süzülen mürekkep olacaktır. Buyrun;
Dün gibi hatirliyorum. Tarlamizin etrafini çevreleyen kavak ağaçlarindan birine saplanan bir ok dikkatimi çekmişti. İyice yaklaşıp baktığımda oka sarılı bir kağıt parçası gördüm. Açıp baktım, üzerinde birşeyler yazıyordu. Okuma yazmam yoktu, kiliseye götürüp Papaz Yorgo Efendi’ye okutturmaya karar verdim. Kağıt parçasını gören Yorgo Efendi sapsarı kesilmişti. Ağzından sadece üç kelime çıktı: “Yakında burada olacaklar”. Yorgo, daha önce bir savaşta Türklerin eline düşmüş, onlarin arasında yedi ay geçirmişti. Daha dogrusu Türklerin Balkanlar’da ele geçirdiği ilk yerlerden birinde papazlık yapmıştı. Toprakları Osmanoğulları’na bağlandıktan sonra yedi ay kilisede görevine devam etmiş, daha sonra Temeşvar’a gelmişti. Türkler hakkında çok şey biliyordu. Bu kağıt parçasının da onlardan bize bir çağrı olduğunu söyledi. Ayrıntıları herkese söylemek üzere kasaba sakinlerini kiliseye topladı, ben de kendisine yardımcı oldum. Gelenlerden birkaçı daha, bendekine benzer birer kağıt parçasıyla gelmişti, bunları da alan Yorgo’dan hepsinin tamamen aynı olduğunu öğrenecektik. Herkes toplanmış, kara bir haber alacaklarından korkuyor, sessizce bekleşiyorlardı.
Yorgo konuşmaya başlamıştı. Türklerin bir kağıt üzerinde yolladığı mesajı açıklıyordu. O konuştukça biz şaşırmaktan kendimizi alamıyorduk. Sanki Türkler bizim çektiğimiz tüm sıkıntılardan haberdardı ve bize bu sıkıntılardan kurtuluş kapısını açacaklarını vadediyorlardı. Eğer onlara bağlılığımızı kabul edersek bundan böyle kendi toprağımızı ekip biçecek bunun karşılığında sadece bir vergi verecektik. Müslüman olmak zorunda değildik, buna karşın onlarla aynı statüde olacaktık. Daha bir çok şey vardı kağıtta. Türklerin, kendilerine bağlılığını kabul etmesi için kralımıza elçilerle mektuplar gönderdiğini de söylüyordu. Kan dökülmeden idareyi kendilerine devretmesini, kralın kendisinin de yine bu idarenin bir parcasi olarak kalacagini bildirmişlerdi. Eğer Kral bu teklifi reddettiyse Türklerin çok yakında fetih için savaşmaya hazır olarak geleceklerini söylüyordu. Bu “istimalet” dedikleri bir politikalarının gereğiydi. Konuşması sırasında Papaz efendi’nin kullandığı bazı terimleri anlamıyorduk. Çokça sorduğumuz sorulara toplu cevap vermek isteyen Papaz Yorgo, biraz daha ayrıntılı bir biçimde bize Türklerden bahsetti.
Yorgo Efendi’nin anlattığına göre “tımar sistemi”dedikleri bir yöntemle ülkeyi idare ediyorlardı. Ülkeyi eyalet, sancak, tımar nahiyesi ve dirlik denilen birimlere ayırıyorlardı. Padişaha bağlı olarak, vezirler, valiler, sancak beyleri, zaimler ve sipahiler bu birimleri idare ediyorlardı. Padişahın kendisi dahil bu saydığı isimlerin hepsi aynı zamanda dirlik sahibiydi, ve reayadan topladıkları vergiyle daire-i adliye dedikleri bir çarkı döndürüyorlardı. Peki bu tımar sisteminin bizimkinden farkı neydi? Biz yine serf olmayacak mıydık? Papazın dediğine göre tımar sistemi elbette bizi toprağımıza bağlıyordu, ki zaten bizim de toprağımızı bırakmaya niyetimiz yoktu. Ama toprağımızı kendimiz işleyecek, ürünümüzü kaldıracak bunun sonucunda dirlik sahibine bir vergi verecektik. Bu serf sistemi değildi, bizi hukuki olarak bağlamıyorlardı toprağımıza ama vereceğimiz vergi bunu gerektiriyordu. Bununla beraber bir de kaydını tutuyorlardı üretilen ürünün, evli olan erkek sayısının ve alınacak verginin cins ve miktarının. Buna da memleket tahriri diyorlardı. Daha bir çok şey anlattı ya da anlatmaya çalıştı Yorgo Efendi.
Anlattıklarını belki o gün çok iyi anlamamıştık ama daha sonra kendimiz bu sistemin içine girince yaşayarak öğrenecektik herşeyi. O gün ilk etaptaki korkumuzun yerini Yorgo Efendi’nin konuşmasından sonra merak almıştı. Aradan bir sene geçti ve bu bir sene boyunca hep bu konu üzerinde konuşup durduk ama bir türlü işin içinden çıkamıyorduk. Ta ki Osmanlı ordusu Kralın askerlerini mağlub edip kendilerine bağlılıklarını kabul ettirene kadar. Daha sonra gelecek olan devlet görevlilerinin bizlere dediğine göre topraklarımız artık “memalik-i mahruse” sınırları içerisindeydi. Papaz Yorgo’nun anlattıkları bir bir gerçekleşiyordu. Bir müddet daha, önce Kralımızın koyduğu kanunları aynen uyguladılar, fakat daha sonra bunlardan bir kısmının yerine yenileri geldi, Osmanlı sistemi yavaş yavaş yerleşiyordu buralara. Bir iki sene içerisinde hiç de azımsanmayacak sayıda Müslüman Türk ve Boşnak aile göç etti bu taraflara. Kendilerine yerler verildi. Tahrir defterleri tutuluyordu. Dirlikler belirlendi, dirlik sahipleri, verilecek vergiler, ne varsa uyulması gereken halka anlatıldı. Tabi uzun bir zaman geçmişti bu arada. İslam dinine göre biz “zımmi” zümresindendik. “Zimmet” hükümlerine göre müslüman reaya ile aynı statüdeydik. Ancak bizden haraç ve cizye dedikleri bir tür vergi alıyorlardı. Bunula beraber askerlik yükümlülüğümüz yoktu. Müslüman olanlardan da vergi alınıyordu, buna da öşür vergisi deniliyordu. Müslümanların hukuki zorunluluğuydu bu vergiyi vermek, onları deyişile “şer’i” idi.
Bizim topraklarımız “tımar nahiyesi” denilen bir birime bağlıydı. Bizden subaşı sorumluydu. Vergilerimizi de ona veriyorduk. Subaşı da tıpkı beylerbeyi, sancak beyi gibi bir dirlik sahibi olarak padişahın örfünü temsil ediyordu . Devlet hazinesinden para almıyorlar, biz reayanın vergisiyle gelirlerini oluşturuyorlardı. Buradaki görevli bir de kadı vardı, Sunullah Efendi adında. “Efendi” denmesinin sebebi medrese çıkışlı olup padişahın kaza yetkisini kullanmalarından, yani ulema sınıfından olmalarıydı. Herhangi bir anlaşmazlık çıktığında ona gidilirdi. Gerektiğinde subaşını bile ona şikayet edebiliyorduk. Bir keresinde kadı’nın halledemediği bir sorun çıkmıştı. Müslüman bir komşumuz etraftan topladığı akçeleri kesesine doldurup payitahta kadar gitmiş, sadrazamın huzuruna çıkmıştı. Osmanlı’nın deyişiyle “şikayet hakkı”nı kullanıyordu. Aradan beş ay geçmeden subaşımız görevden alınmış yerine başkası geçmişti.
Köyümüze gün ağarmadan varabileceğimiz mesafede, bir “menzil” bulunuyordu. Menzil, askerin yapacağı seferler düşünülerek yol üzerinde kurulan bir dinlenme yeriydi. Bizler de buraya en yakın köylerden birinde olduğumuzdan menzilci yazılmıştık. Burada devlet hizmeti için seyahat eden kim olursa olsun üç gün boyunca kalabilir, yer, içer ve dinlenirdi. Sürekli bakımını yaptığımız atlardan da alabilirlerdi ulaklar. Yaptığımız hizmetin karşılığında her türlü olağanüstü vergiden muaf tutulmuştuk. Bir yaz ayında sefere çıkmış ordu-yu humayun bizim bulunduğumuz menzilde konakladı. Tabi burası yetmediği için etrafta boylu boyunca çadırlar açmış, askerleri yedirmiş içirmiş ve bir sonraki menzile uğurlamıştık. Bu askerler mevsimlik askerlerdi, sefere giderler, sefer bittiğinde de dirliklerinin başına dönerlerdi. Yol boyunca kendilerine memleketin diğer yerlerinden birlikler katılırdı. Bizim buralardan gelen eşküncüler de bu menzilde katılmıştı orduya. Sefer dönüşü de burada konaklamıştı tımar ordusu, bu sefer aralarında yaralılar da vardı.
| Yazıcıya Gönder | Bu kelam kadirzade tarafından 31 Ocak 2009 saat 00:37 civarlarında,BİRTARİH kategorisinde kaleme alınmıştır. Yazı ile ilgili güncellemeleri takip etmek için tıklayın RSS 2.0. Yorum veya kendi sitenizden geribildirim yapabilirsiniz. |


yaklaşık 1 yıl önce
normalde bu denli uzun soluklu yazıları okumaktan çekinirim, hele bir de internet ortamında olunca karşılaştığım gibi kapatıyorum genelde ama baştaki resimden dolayı okuma hevesi geldi birden nedense…hikaye osmanlı devletinin hükmü altındaki onlarca ulusu nasıl huzur içinde yıllarca içiçe yaşttığını göstermesi açısından hoşuma gitti… sorunun cevabına gelirsek yaşamıyor tabii ki ancak bunun oluşturulan sistemin yanlışlığından değil zamanla bozulmasından kaynaklandığını düşünüyorum
yaklaşık 1 yıl önce
Bu hikayeye tam ters bir perspektiften de bakabiliriz aslında.. Çocuğu devşirme alından babanın bu olaydan önce ve sonrasında çektikleri, Osmanlı’yı kötülemesi vb. Yani tarih sizin bakış açınız olabilir…