3439518850_3c895bb9e9Hep sorarlar “çok okuyan mı bilir çok gezen mi” diye…şimdiye kadar okumanın kıymetini-hakkını veremesem de- biliyordum diyebilirim ama gezmenin insana ne denli bir yol katettirdiğini henüz öğrendim. Hacıbektaş’da geçirdiğim o güzel günden sonra yüzümüzü Güneydoğu’ya döndük… sıradaki durak Diyarbakır…muhteşem şehir…insan duyduğu ama görmediği kişileri hep birine benzetir ya ben de Diyarbakır’ı gözlerimle görmeden önce hayalimde kişiselleştirmiştim…ancak şehre ayak basar basmaz  bu hayali şehir tümüyle yerle bir oldu ve ortaya harikulade bir Doğu şehri çıktı…Dört bir tarafı surlarla çevrili bu diyarda kendimi adeta güvende hissettim, kimbilir kaç yüzyıl önce hangi düşmalardan korunmak için inşa edilmiş surlar bugün hala haşmetli bir şekilde ayakta duruyor. Şehirde belediye ve halk arasında inanılmaz bir dayanışma var ve mutemelen bu yüzden herkes el birliğiyle şehre birşeyler katmakta… Tarihi camiler ve kiliseler şehre ruhani bir hava katıyor ve bunu her solukta hissedebiliyorsunuz…Kıvrıla kıvrıla akan Dicle’nin şehre armağan ettiği yeşilin tonlarından gözlerinizi alamıyorsunuz. Ve tabii ki insanlar…Her Diyarbakırlı aslında tanıdığınızmış meğer yeni öğrendim, evine alır, yemek yedirir, yatırır…çok da bilgilidir, yediden yetmişe tarihleriyle, kültürleriyle o kadar dolular ki bunu sizinle paylaşmadan edemezler…ve bir de “dengbej”ler…o muhteşem sesleriyle seslendirdikleri ağıtlar yürekleri parçalar…Mezopotamya dedikleri gözle görülüp yürekle hissedildiğinde anlam kazanıyor…